1 Aralık 2023 Cuma

BEDİÜZZAMAN VE HÜRRİYET

 

Bediüzzaman özgürlükleri savundu

“Hürriyet Rahman isminin bir hediyesidir. İnsanın ne kendisine, ne de başkasına zarar vermemesidir. Hürriyet, ancak İslamiyet ve imanla gerçek bir hürriyettir. Bediüzzaman ‘Sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmareye esir olmaktır’ der. Hürriyeti imanın bir özelliği olarak görür. İmanlı bir insan kimseye boyun eğmez. Kimsenin istibdadı, tahakkümü altına girmez. Şehamet-i imaniyesi buna engel olduğu gibi, imanından kaynaklanan şefkati de kimseyi tahakkümü altına almaya müsaade etmez. En zalim diktatörlere boyun eğmeyen imanlı insan, öte yandan bir karıncayı dahi incitemeyecek şefkate sahiptir.”

“1400 sene önce bizim dinimiz bu ölçüleri koymuştur. Rabbimiz iman hususunda insanları hür bırakmıştır. Hürriyet en güzel manada Asr-ı Saadette yaşanmıştır. İşte bu nedenle Bediüzzaman’ın meşrutiyeti Şeriat namına alkışlamış, dört halifenin seçimle iş başına geldiği söyleyerek, cumhuriyetin gerçek manasıyla o zaman tatbik edildiğini eserlerinde yazmıştır.”

“Hak ve hürriyetlerin önündeki engellerden birinin de “kutsal devlet” anlayışıdır. Bizde kutsal devlet anlayışı var. Halbuki devlet değil, millet kutsaldır. Milletin hak ve hürriyetleri kutsaldır. Devlet millet için vardır, millete bir hizmet aracıdır.”

“Üstad bedel ödemekten çekinmemiş. ‘Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam’ demiş. İdamı Allah’a kavuşmak için bir pasaport, hapishaneyi medrese görmüş. Sürgünse ‘Vatanın her yeri birdir’ demiş. İnancına ve hürriyetine böylesine sadık bir insana ne yapabilirsiniz ki…”

“Bediüzzaman üç devirde de hiç değişmemiş. Eski Said döneminde milletin hastalıklarına reçeteler sunmuş; Yeni Said döneminde bir iman inkılabı var, çünkü milletin imanına taarruz edilmiş; Üçüncü Said döneminde Risalelerin yeni harfle basılmasını söylemiş, idareye tavsiye ve ikazlarda bulunmuş. Hepsinde görevini yapmıştır.”

1 Mart 2021 Pazartesi

RİSALE-İ NURUN MESLEK VE MEŞREBİ

 

Risâle-i Nur´da meslek, meşrep
01.09.2008
Ali Ferşadoğlu

     
Bediüzzaman, yüzlerce kez Risâle-i Nur’da kullandığı “meslek ve meşrep” mefhumlarına, “sadakat, sebat ve metanetle” bağlanmak gerektiğini vurgular. Meslek ve meşrep deyince ne anlıyoruz; ne anlamalıyız? İstenildiği veya iddiâ ettiğimiz gibi onlara sadakatle bağlı mıyız? Bunlar temel prensipler mi, yoksa konjonktürel mi? Diğer önemli soru da şu:


Risâle-i Nur, “akıl etme, araştırma, inceleme ve mihenge vurmaya” yönlendirdiğine; hakikatlere ulaşma formülleri verdiğine göre; kendimiz meslek ve meşrep düsturları geliştiremez miyiz?
Meslek; usûl, tarz, tutulan yol, davranış, doktrin ve sistem demektir. Meşrep ise; tabiat, huy, mizaç, âdet, ahlâk, hareket tarzı, tavır, tutum ve meslek… Meslek ve meşrep; hizmet stratejisi, hareket tarzı, anlatım üslûbu ile ictimâî, siyasî hayatta, konjonktürel, pragmatik değil, “prensibe dayalı” duruşu da ifade eder.

Bediüzzaman; modern ilimlerle mânevî ilimleri harmanlayarak başta Müslüman ferdin, âilenin, toplumun; Hıristiyan âlemi ve insanlığın bütün hastalıklarını teşhis ile tedavi etmiş, reçetelerini yazmış; problemlerini çözmüş; meselelerine aklî, mantıkî, ilmî çareler üretmiş dünya çapında bir mütefekkirdir. Ki, bunu, Bediüzzaman’ın çağdaşı ve günümüz ehl-i insaf binlerce ilim adamı doğruluyor. İşte birkaçı:

Brezilyalı psikiyatrist Cecilya: “Psiko-somatik ve toplumsal bütün hastalıklarımıza Bediüzzaman’dan çareler, ilâçlar, reçeteler bulabiliriz.” Merhum Ali Ulvi Kurucu: “Bediüzzaman, kudretli bir ıslâhatçı ve harikalar harikası bir pedagog (mürebbî) ve bir nadire-i fıtrattır.” Sosyolog Prof. Şerif Mardin: “Bediüzzaman, çapını ihata edemediğimiz zirvelerde bir dehadır!” Alay müftüsü Osman Nuri Efendi: “Sizin Üstadınızda öyle bir deha, öyle bir kabiliyet var ki, dünyadaki devletlerin siyaseti Üstada verilse hepsini idâre eder.” Şarkiyatçı, Mevlânâ hayranı ve İslâm dostu Annemarie Schimmel: “Said Nursî’nin eserleri birer harika. Avrupa’yı aydınlatacaktır. O çağın Mevlânâ’sı ve müceddididir.”

Elbette böyle bir Bediüzzaman’ın bir yeni tefekkür sistemi, bir ibadet ve zikir yaklaşımı, çağdaş bir hizmet stratejisi, bir tebliğ ve irşat metodu, yani bir meslek ve meşrebi olmalıdır. Zira, ulûm-u imaniyede (fen, sosyal ve manevî bütün ilimlerin harmanlanıp sunulduğu en yüksek ilimde) fetva ile vazifeli. Herhalde, İslâmı anlama ve yaşama tarzını; “yüksek İslâm siyaseti olan Kur’ân siyâsetini” de o belirleyecek.

Risâle-i Nur, Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar olarak dört temel kitaptır. Lâhikalar Mektûbât isimli eserin 27. Mektub’udur. Ve Divan-ı Harb-i Örfi, Hutbe-i Şamiye, Münâzarât baştan ayağa hizmet metotları, ictimâî ölçüleri, siyasî stratejileri ihtiva ederler. Hatta, Münâzarât isimli eseri için, “Elhâsıl, şu kitap, siyâset tabiblerine, teşhis-i illete (siyaset doktorlarına hastalığı teşhise) dâir hizmet ile muvazzaftır, vazifelidir” der.

Lâhikalar aynı zamanda meslek ve meşrebin prensiplerini, sosyal münasebetleri de en ince detaylarına kadar ihtiva ederler.

28 Şubat 2021 Pazar

ŞÜKÜR VE İMAN

 

Şükürden imana mı, imandan şükre mi?

      

Şükür ile iman ya da iman ile şükür arasındaki güçlü ilişkiyi dikkate aldığımızda, “şükürden imana mı yoksa imandan şükre mi?”, başka bir ifadeyle “şükür mü öncedir yoksa iman mı?” sorusu anlamsız gibi görünebilir.

Fakat bu konuda âyet yahut hadislerde birini diğerine önceleyen bir işaret varsa, usûlî olarak bunu anlamaya çalışmak tahkikî iman mesleği açısından muhakkak ki ayrı bir önem taşır. Kur’ân-ı Kerîm’de gerek şükre, gerekse imana dair birçok âyet olmakla birlikte, şu âyette tam da usûlî bir prensibe işaret eden yaklaşım var diye anlaşılıyor: “Eğer siz şükrederseniz ya da iman ederseniz Allah size niçin azap etsin?” 1

Görüldüğü üzere bu âyette önce şükür, sonra iman zikrediliyor. İlâhî kelâm olan vahiyde sûrelerin sırası ve birbiriyle irtibatı, sûrelerdeki âyetlerin sırası ve birbiriyle irtibatı, âyetlerdeki kelimelerin sırası ve birbiriyle irtibatı arasında ince mesajlar olduğuna göre bu âyette şükrün imana öncelenmesi tefekkür konusu yapılabilir diye gözüküyor.

Bilindiği gibi “şükür” bir iyilik veya bir hayır yahut bir olumluluk karşısında sözle veya fiil ile olumlu karşılık vermek, memnuniyet duymak ve memnuniyeti bir biçimde dile getirmek anlamına geliyor. Dilimize yerleşmiş olan “teşekkür” kelimesi de aynı kökten geldiği gibi şükür ile de bazen yakın anlamlı bazen eş anlamlı bir kullanıma sahiptir. İman ise yine bilindiği gibi, sözlükte inanmak, güven duymak, güven vermek mânâsındadır. Terim olarak ise şükür, “Yaratıcıya, verdiği maddî ve manevî nimetleri için teşekkürle mukabele etmek”; iman da “Yaratıcının varlık ve birliğini kesin olarak tasdik etmek” şeklinde tanımlanıyor.

Şükür ve iman kelimelerinin terim anlamlarını göz önünde bulundurarak söz konusu âyetin lâfzî sıralamasına bakıldığında, önce şükrün ardından imanın gündeme getirildiği açık olarak müşahede olunuyor. Buradan yola çıkarak Kur’ân’ın nazarında rahatlıkla şükrün imana öncelendiğini söyleyebiliriz. Peki burada nasıl bir mesaj var, şükrün imandan önce gelmesi nasıl bir nükteye işaret ediyor, diye baktığımızda önümüze geniş bir alanın açıldığını fark ediyoruz. Bu alaan kısaca şöyle işarette bulunabiliriz:

Uzmanlarca dile getirildiği üzere şükür ya da teşekkür en temel insanî değerlerden birisidir. İnanmak da bir o kadar hatta bir bakıma ondan daha önemli bir değer olmakla birlikte teşekkür daha açık, daha bariz, daha somut ve daha yaygın bir özellik olarak göze çarpıyor. Gerek dikey bir kıyaslama ile insanlık tarihine bakıldığında, gerekse yatay bir kıyaslama ile dünyanın bütün coğrafyalarına nazar edildiğinde insanlık âleminde “teşekkür” duygusunun gayet baskın bir nitelik olduğunu görüyoruz. Söz gelimi, ister canlılığını korusun ister hayatiyeti son bulmuş olsun, dünyanın bütün dil ve kültürlerinde “teşekkür” kelimesinin bulunması, inancı-uyruğu ne olursa olsun, bütün insanların iyiliğe karşı teşekkür etmesi, bunun zıddı olan nankörlüğün her yerde, her zaman ve herkes tarafından yerilmesi bunun en büyük delillerinden birisidir.

Bundan dolayıdır ki inançlı-inançsız, Müslim-gayr-ı Müslim, doğulu-batılı bütün insanların iyilik karşısında ya dilleriyle ya halleriyle teşekkür ettiklerini müşahede ediyoruz. Söz gelimi, adres soran bir Japon’a yardımcı olduğumuzda yahut maddî ihtiyaç içinde olan Afrikalı bir zenciye destek verdiğimizde, yahut dünyanın neresinde olursa olsun muhtaç bir kimseye iyilik ettiğimizde karşımızdaki kişinin nasıl teşekkür ettiğini görüyoruz.

Bütün bunları dikkate alarak insanın bu dünyadaki pozisyonunu ve sayısız ihtiyaçlarının karşılanması vakıasını düşündüğümüzde şöyle bir sonuca varmak kaçınılmaz oluyor: Üstad Hazretleri’nin işaret ettiği üzere 2, en başta, yok iken O’nun tercihine mazhar olarak var kılınmak, varlıklar içerisinde cansız bir madde yahut bir bitki yahut bir hayvan olarak değil de mahlûkatın en değerli varlığı olarak yaratılmak 3, sonra maddî ve manevî olarak sayısız ihtiyaç içinde iken bu ihtiyaçların karşılanması keyfiyetine ulaşmak, kısacası âyeti kerimenin beyanı ile sayıyla ifade edilemeyecek çoklukta nimete ve iyiliğe nail olmak 4 karşısında insan bütün bunları bahşeden Rabbine teşekkür etmeyecek midir? Göz rahatsızlığını gideren doktora teşekkür eden insan; gözü verene teşekkürde bulunmayacak mıdır? Pazardan yahut marketten aldığı yiyecekler için şu kadar para ödeyen bir kimse ücretsiz aldığı hava nimetine, su nimetine, güneş nimetine, ayrıca pazardan yahut marketten aldığı yiyecekleri de kuru topraktan ihsan eden hakikî mal sahibine teşekkür etmeyecek midir?

Söz konusu âyeti kerîme insanın en temel özelliğine vurgu yaparak, onun sayısız imkânlar ve nimetler karşısında duyarsız kalmaması gerektiğine işaret ediyor. Ayrıca bir açıdan bakıldığında, imana götüren yolun bu olduğuna yahut bu yolun da imana götürdüğüne imada bulunuyor. Yani insan bu temel özelliği bakımından kendini sorgulayıp, “beni bu hayata kim gönderdi, sahip olduğum bedeni bana kim armağan etti, her biri birbirinden güzel duyguları bana kim lutfetti, içinde yaşadığım mülk kimin, kimin tarafından böyle güzelce ağırlanıyorum…? diye düşündüğünde, eğer yoksa imana yol bulacaktır. Çünkü bu sorular kişiyi gerçek anlamda Rabbini bulmaya ve bilmeye sevk eden sorulardır. Eğer imanı varsa, her nimet karşısında bu bilinç içinde bulundukça imanı daha da sağlamlaşacak ve güçlenecektir.

Sonuç olarak elbette şükür imanı, iman da şükrü besleyen bir özelliğe sahiptir, ama insandaki şükür ya da teşekkür hissi, bir bakıma, daha güçlü ve daha baskın bir özellik olduğu için âyeti kerîme şükürden imana giden bir yol tavsiye ediyor diyebiliriz. Bu yolu takip ettiğimizde hem imanımız artacak hem de âyette altı çizildiği üzere İlâhî azaptan kurtulma imkânı ortaya çıkacaktır.

Dipnotlar:

1- Nisa 4/147.

2- “Ey insan-ı müştekî! Sen madum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün…” Said Nursî, Mektubat, 24. Mektup, Birinci Makam.

3- “Biz Adem oğlunu en değerli varlık olarak yarattık” (İsra 17/ 70).

4- İbrahim 14/34.

Hüseyin ŞAHİNOĞLU

14 Temmuz 2020 Salı

HAN-I YAĞMA

HAN-I YAĞMA

Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

TEVFİK FİKRET 

12 Temmuz 2020 Pazar

BEDİÜZZAMAN ANLATIYOR...!


İstibdat, kanunu kendi keyfine tâbi eder.

Suâl: “Şu pis istibdat ne vakitten beri başlamış, geliyor?”
Cevap: İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit nasılsa bunu da beraber getirmiştir.

Suâl: “Demek istibdat, hayvaniyetten gelmedir.”

Cevap: Evet... Müstebit bir kurt, bîçare bir koyunu parça parça etmek, daima kavî zayıfı ezmek hayvanların birinci düstur ve kavânîn-i esasiyesindendir.

Suâl: “Sonra?..”

Cevap: Şeriat-ı Garra zemine nüzul etti, tâ ki zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin, şu insaniyetten siyah lekesini izale etsin; hem de izale etti. Fakat vâesefâ ki muhit-i zamanî ve mekânînin tesiriyle hilâfet saltanata inkılâb edip istibdat bir parça hayatlandı.

Tâ Yezid zamanında bir derece kuvvet bularak başını kaldırdığından İmam Hüseyin Hazretleri hürriyet-i şer’iye kılıcını çekti, başına havale eyledi. Fakat ne çare ki istibdadın kuvveti olan cehil ve vahşet, cevânib-i âlemde zeynâb gibi Yezid’in istibdadına kuvvet verdi.

Suâl: “Şimdiki Meşrûtiyet, istibdat nerede, onların harekâtı nerede? Hilâfet, saltanat nerede? Nasıl tatbik ediyorsun? Yekdiğerine musafaha ve temas ettiriyorsun, aralarında karnlar ve asırlar var?”

Cevap: Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdadın esası, kuvvet şahısta olur, kanunu kendi keyfine tâbi edebilir, hak kuvvetin mağlûbu. Fakat, bu iki ruh her zamanda birer şekle girer, birer libas giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın, istibdat galebe ettiği zaman tamamen hükmünü icra etmiş, Meşrûtiyet mağlûp olduğu vakit mahvolmuş. Kellâ! Kâinatta galib-i mutlak hayır olduğundan, pek çok enva ve şuubat-ı heyet-i içtimaiyede Meşrutiyet hükümferma olmuştur. Cidal berdevam, harb ise sicaldir.

Suâl: “Bazı adam, ‘Şeriata muhaliftir’ diyor?”

Cevap: Ruh-u Meşrûtiyet, Şeriattandır; hayatı da ondandır. Fakat ilca-i zaruretle teferruat olabilir, muvakkaten muhalif düşsün. Hem de her ne hâl ki Meşrûtiyet zamanında vücuda gelir; Meşrûtiyetten neş’et etmesi lâzım gelmez. Hem de hangi şey vardır ki her cihetle Şeriata muvafık olsun; hangi adam var ki bütün ahvali Şeriata mutabık olsun?

Öyle ise şahs-ı manevî olan hükûmet dahi masum olamaz; ancak Eflâtun-u İlâhînin medine-i fazıla-i hayaliyesinde masum olabilir. Lâkin Meşrûtiyet ile sû-i istimalâtın ekser yolları münsed olur; istibdatta ise açıktır.

Eski Said Dönemi Eserleri, Münâzarât, s. 167-168

12 Mayıs 2019 Pazar

MESUT OL ANNE...!


Merhamet sahibi yüce Yaratan
İnsanı bir sudan yarattı anne.
Rahmi medarında her bir annenin,
Şekilden şekle çevirdi anne.
Bir insan haline getirdi bizi
Rızıkla besledi vücudumuzu,
Ruh ile süsledi bedenimizi
Dokuz ay karnında taşıttı anne.

Kanınla beslendim göbek bağından
Can verdin sen bana, kendi canından
Uzun yolculuğun acılarından
Senin o sevgine kavuştum anne.

Dünyaya gelmem olunca yakın
Sancı çekiyordun durmadan sakin
Doğum sonrası halinle lakin,
Sabır kahramanı gibiydin anne.

Sütünü emzirdin en az iki yıl
Uyku uyumadın belki de bir gün,
Sevginle büyüttün beni her gün
Duana muhtacım sevgili anne

Cenneti sermiştir önüne Mevla,
Merhamet vermiştir özüne Hüda,
Hayatın yavruna adadın diye,
En yüce makama, ermişsin anne.

Öf denir mi sana ey güzel ana,
Rabbimiz emretmiş itaat  sana,
Kevser ırmağından iç kana kana,
Her iki dünyada mesut ol anne    
***
Rafet  ÖZCAN

4 Mayıs 2019 Cumartesi

ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR


KUR’ÂN’IN TAKİP ETTİĞİ MAKSATLAR 
Kur’ân’ın dört esasını Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade ediyor: “Kur’ân’daki anasır-ı esasiye ve Kur’ân’ın takip ettiği maksatlar tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet olmak üzere dörttür.” 1
Kısaca ele alalım:
1- Tevhid: Allah’ın varlığı ve birliği inancıdır. Kur’ân’ın bütün meselelerini üzerine bina ettiği en esaslı dâvâsıdır.
2- Nübüvvet: Peygamberlik demektir. Kur’ân’ın ikinci önemli esasıdır. Bize peygamber eliyle ulaşan Kur’ân, bizi Peygambere iman ve itaat etmeye çağırır.
3- Haşir: Ahirete iman Kur’ân’ın üçüncü önemli esasıdır. Haşir, fizikî olarak diriltildikten sonra bütün insanların adil bir yargılama için toplanacağı gerçeğidir. Ahiret, mahşerden sonra sonsuza kadar devam edeceği Kur’ân tarafından bildirilen fizikî hayatın ve cismanî diyarların adıdır.
ADALET İBADETTEN BAŞLAR 
4- Adalet ve ibadet: Adalet sosyal hayatımızı, ibadet de şahsî hayatımızı düzene sokan unsurlardır ki, Kur’ân’ın takip ettiği dördüncü esastır. Sosyal hayatta adaletsiz bir yaklaşım kesinlikle kul hakkını mucip olur. Ferdî hayatta ibadetsiz bir yaklaşım da, kişinin kendine zulmetmesi demek olur. Esasen adalet ibadetle başlar. İbadet de adaletle başlar ve yaşar.
İbadet kişinin ifrat ve tefritten uzak, duygularını ve cihazatını haramdan koruyarak helâl yolda vasat bir şekilde kullanmasıdır. Ki bu, kişinin kendisine adaletli davranması demektir. Adalet bu yönüyle ibadetten başlar. Kendine adil olan kul, topluma da adil olur. Topluma adil olmayan insan, bunun hesabını adil olan Allah’a ya bu dünyada, ya da mahşerde çetin öder.
NUŞİREVAN’IN ADALETİ 
Ömer bin Hattab’ın (Hz. Ömer), cahiliye zamanında Amr bin As ile birlikte yolu İran’a düşmüştü. İran’da Medayin şehrinde konaklarken, gece soyuldular, develerini ve paralarını çaldırdılar. İran’ın o günkü Kisra’sı Nuşirevan idi. Huzuruna çıktılar ve soyulduklarını söyleyip şikâyette bulundular. Nuşirevan:
“Demek devenizi ve paranızı çaldırdınız! Siz uyuyor muydunuz?” diye çıkıştı.
Ömer, hazır cevaptı:
“Evet, biz uyuyorduk! Sanıyorduk ki, siz uyumuyorsunuz!” dedi.
Nuşirevan:
“Haklısın Arap! Ülkemde misafirler taciz edilirken benim uyumam doğru değil! Peki, bana bir hafta süre verin.” dedi.
Bir hafta sonra Nuşirevan gerçekten develerini ve paralarını teslim etti. 
Ve onlara: “Şehirden çıkarken biriniz Güneş kapısından, biriniz Ay kapısından çıkın!” dedi. Ticaret için alacaklarını bir an evvel aldılar ve Ömer Güneş kapısından, Amr da Ay kapısından çıktılar.
Meğer hırsızlardan birisi Nuşirevan’ın oğlu, diğeri de şehrin güvenlik sorumlusu Şahnapehlev imiş. Nuşirevan kendi oğlunu Güneş kapısında, Şahnapehlev’i de Ay kapısında asmış! Manzarayı gören Ömer ile Amr, Nuşirevan’ın adaletine parmak ısırdılar.
KEMİK PARÇASINA DÜŞÜLEN NOT  
Gel zaman, git zaman… Ömer de, Amr da Müslüman olurlar.
Nice devran döner. Ömer halife olur. Arkadaşı Amr’ı da Mısır valisi tayin eder.
Vali Amr bin As İskenderiye’de yol çalışmaları esnasında bir Yahudi’nin mülkünü zorla istimlâk eder. Parasını fazlasıyla ödediği halde, Yahudi bunu kabul etmez. Amr, Yahudi’yi devlete karşı gelmekle suçlar.
Yahudi de Medine’ye giderek, durumu Hazret-i Ömer’e şikâyet eder.
Hazret-i Ömer (ra) uzandığı gölgelikten ateş parçası gibi fırlar ve: “Bu ne zulümdür! Valimiz bilmez mi ki, adalet mülkün temelidir! Bana bir kemik parçası getirin!” diye gürler.
Getirilen kemik parçasına şunu yazar:
“Bil ki, ben Nuşirevan’dan daha adilim!”
Ardından kemik parçasını Yahudi’ye verir. “Bunu valine götür.” der.
Yahudi Hazret-i Ömer’in (ra) işlem yapmadığını, işi başından savdığını zanneder. Mısır’a dönüp kemik parçasını vali Amr’a teslim eder.
Kemik parçasındaki yazıyı okuyan Amr’ın, birden yüzünün rengi solar ve Yahudi’den özür dileyerek mülkü üzerindeki devlet projesini iptal eder. Yahudi’nin mülkünü geri verir.
İşte adalet! İşte medeniyet! İşte bir Yahudi’den bile esirgenmeyen insan öncelikli yönetim anlayışı! İşte Müslümanlık!

25 Ocak 2019 Cuma

20 Milyon İcra dosyası

Vatandaş ve ülke borç batağında

HAZİNE’NİN TOPLAM DIŞ BORCU

▶️ 2008: 78,3 milyar dolar

▶️ 2018: 137 milyar dolar

ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞ BORCU

▶️ 2008: 188,4 milyar dolar

▶️ 2018: 305,8 milyar dolar

TÜRKİYE’NİN TOPLAM DIŞ BORCU

▶️ 2008: 280,8 milyar dolar
▶️ 2018: 448,4 milyar dolar

KİŞİ BAŞINA BORÇ TUTARI

▶️ 2008: 4 bin dolar

▶️ 2018: 5 bin 500 dolar

DIŞ BORCUN MİLLİ GELİRE ORANI

▶️ 2008: yüzde 36,2

▶️ 2018: yüzde 53,8

HÜKÜMET HARCAMALARI

▶️ 2008: 227 milyar TL

▶️ 2018: 830,4 milyar TL

VERGİLER

▶️ 2008: 172,2 milyar TL

▶️ 2018: 644 milyar TL

BORÇLANMA İHTİYACI

▶️ 2008: 15,4 milyar TL

▶️ 2018: 101,1 milyar TL

GAYRİSAFİ YURTİÇİ HASILA

▶️ 2008: 765 milyar dolar

▶️ 2018: 714 milyar dolar*

KİŞİ BAŞINA DÜŞEN GELİR

▶️ 2008: 10 bin 692 dolar

▶️ 2018: 8 bin 716 dolar

ENFLASYON

▶️ 2008: yüzde 10,1

▶️ 2018: yüzde 20,3

13 Kasım 2018 Salı

MURAT 124

GÜLMEK İSTEYENLER OKUSUN  :)

Temel, yıllar sonra biriktirdiğiyle elden düşme Murat 124 alır. Arabasıyla memleketine giderken araba arızalanır. Yolun kenarına çeker, motor kapağını açar, ne olduğunu anlamaya çalışırken bir Ferrari yanaşır:

— Hayrola hemşerim, arabanın nesi var? İstersen senin arabayı benimkine bağlayalım, çekeyim ilk tamirciye kadar.
Temel bu teklife çok sevinir. Ara halatı ile Murat'ı Ferrari' nin arkasına bağlarlar. Ferrari' nin sahibi genç uyarır:

— Ben hız yapmayı çok severim. Eğer farkında olmadan aşırı hız yaparsam, sen selektör yap beni uyar!

Temel:
— Tamam!

Yola koyulurlar. Bir süre sonra Ferrari gaza basmaya başlar, 60.80.100 derken, Murat124 arkadan selektör yapar.
Ferrari durumu anımsar ve yavaşlar, bir sure sonra Ferrari yeniden gaza basar, 60, 80,100... Selektör yeniden anımsatır.

Ferrari yavaşlar. Yolda bu şekilde ilerlerken bir Lamborghini

Ferrari' ye yaklaşır:
— Kapışalım mı?

Ferrari yanıtlar:

— Nesine?

— 340 km. ötedeki benzinliğe ikinci varan, ilk varanın deposunu doldurur.

Ferrari hemen onaylar ve yarışa başlarlar. 120, 140, 180, 220...
O arada trafiği denetleyen helikopterdeki görevli polis, genel merkeze bilgi vermektedir:

- Komiserim, şehrin kuzeyindeki yolda trafik güvenliği tehdit altında! 3 araç yarış yapıyor.
Ferrari ile Lamborghini saatte 300 km hızla yan yana gidiyorlar, arkadan da Murat 124 onları geçmek için 10 dakikadır sellektör yapıp yol istiyor!... :) :)

8 Nisan 2018 Pazar

İŞTE DEMOKRATLAR VE DEMOKRAT İRADE


Demokratların nice bedeller ödediği, angajmanlara bağlı, an- cak dengeli politikalarla Ortadoğu’da (1967) ve Kıbrıs’ta (1975) nasıl bir strateji takip ettiği unutulmuş görülüyor. 
Bir anektod: 1974’te ABD’nin karşı çıkmasına rağmen gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın faturası “TSK’ya silâh ambargosu konularak” kesildi.
ABD ve NATO ülkelerinden TSK’ya artık tek bir cıvata bile verilmeyecek, satılmayacaktı.
1975’te Başbakan olan Süleyman Demirel’e elinde demir bir çubukla gelen Genelkurmay başkanı Sancar; “Sayın başbakanım bu demir olmadan paraşütlerimiz açılmıyor, asker de uçağa binmek istemiyor” deyince Demirel, kucağında bulduğu “silâh ambargosu” dolayısıyla hem üzgün, hem öfkeliydi.
Ankara’ya gelen dönemin Dışişleri Bakanı Kissinger ve daha sonra Brüksel’de konuştuğu ABD Başkanı’nı Ford’a “Ambargonun ABD ile Türkiye arasındaki ilişkileri germesinin yanı sıra TSK’nın savaş gücünü zayıflattığını, bunun dolaylı olarak NATO gücünü de zaafa uğrattığını” anlatmıştı.
“Bizi istemediğimiz sert tedbirler almaya zorlamayın” diye uyarmıştı.
Fakat... Sonuç alınamamıştı.
Bunun üzerine Türkiye, 25 Temmuz 1975 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesiyle ABD’ye ait Türkiye’deki 21 üs ve tesis kapatıldı.
Amerikan bayrakları indirilerek yerine Türk Bayrakları çekildi.
Bunlara “İncirlik Üssü” de dahildi.
Bu “sert ve kararlı” tavır ABD’yi epey sarsmıştır.
Ambargo 1978’de kaldırıldı, ancak kapatılmış tesisler, Demirel hükümetini deviren 12 Eylül yönetimi tarafından 18 Kasım 1980’de tekrar açıldı... 

7 Nisan 2018 Cumartesi

DECCALIN YALANCI CENNETİ VE CEHENNEMİ

Rivayetlerde gelmiş ki: "Deccal'ın bir yalancı cenneti var, kendine tabi olanları ona atar. Hem yalancı bir cehennemi var, tabi olmayanları ona atar. Hattâ o, kendi merkebinin de bir kulağını cennet gibi bir kulağını da cehennem gibi yapmış. Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır..." diye tarifat var?
   Elcevap: Deccal'ın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, firavunlaşmış, Allah'ı unutmuş olduğundan surî, cebbarane olan hâkimiyetine, uluhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı manevîsi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi, pek cesîmdir. Rivayetlerde Deccal'a ait tavsifat-ı müthişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın Başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhit'te, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artur Kalesinde tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı manevîsi gösterilmiş.    Amma Deccal'ın yalancı cenneti ise medeniyetin cazibedar lehviyatı ve fanteziyeleridir. Merkebi ise şimendifer gibi bir vasıtadır ki bir başında ateş ocağı bulunur, kendine tabi olmayanları bazen ateşe atar. O merkebin bir kulağı yani diğer başı cennet gibi tefriş edilmiş, tabi olanları oraya oturtur. Zaten sefih ve gaddar medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefahet ve dünya için yalancı bir cennet getirir. Bîçare ehl-i diyanet ve ehl-i İslâm için medeniyet elinde cehennem zebanisi gibi tehlike getirir, esaret ve sefalet altına atar.
   İşte İsevîliğin din-i hakikisi zuhur ile ve İslâmiyet'e inkılab etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve "El-hükmü li'l-ekser" kaidesince, yeryüzünde "Allah Allah" diyecek kalmayacak, yani ehemmiyetli bir cemaat, küre-i arzda mühim bir mevkiye sahip olacak bir surette "Allah Allah" denilmeyecek demektir.
   Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlup düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için bir eser-i rahmet olarak ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.
Mektubat[Y] - 62

HZ.İSA VE DECCAL

   Âhir zamanda Hazret-i İsa aleyhisselâm Deccal'ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: "Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz." Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?
   Elcevap: Hadîs-i sahihte rivayet edilen "Hazret-i İsa aleyhisselâmın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini" imanı zayıf olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse hiç istib'ad yeri kalmaz. Şöyle ki:
   O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri mana budur ki: Âhir zamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
   Birisi: Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (asm) inkâr edecek Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranisine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek Âl-i Beyt'ten Muhammed Mehdi isminde bir zat-ı nurani, o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.
   İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhir zamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup uluhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zabitan ve efrad onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşi bir adam, herkese her askere bir nevi padişahlık ve bir gûna hâkimiyet verir.
   Öyle de Allah'ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrut hükmünde nefislerine birer rububiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisatı nevinden müthiş hârikalara mazhar olan Deccal ise daha ileri gidip cebbarane surî hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip uluhiyetini ilan eder. Bir sineğe mağlup olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen âciz bir insanın uluhiyet dava etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu malûmdur.
   İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa aleyhisselâmın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hal-i hazır Hristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyet'e inkılab edecektir. Ve Kur'an'a iktida ederek o İsevîlik şahs-ı manevîsi tabi ve İslâmiyet metbu makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.    Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlup olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihat neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i külli şey'in vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kàdir-i külli şey' vaad etmiş, elbette yapacaktır.
   Evet, her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misalîyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa aleyhisselâmı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için; değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için vaad etmiş ve vaad ettiği için elbette gönderecek.
   Hazret-i İsa aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakiki İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.
Mektubat[Y] - 60

12 Eylül 2014 Cuma

ÇOCUKLARDAKİ DİKKAT EKSİKLİĞİ

Dikkat okullar açılıyor! Karşınıza eksiklik çıkabilir


Dikkat, beş duyunun eksiksiz çalışmasıyla oluşurken; dikkat eksikliği, duyuların yeteri kadar çalışmamasından kaynaklanabiliyor.

Okulların açılmasıyla birlikte çocukların derslere olan ilgisizliği, dikkat sorununu gündeme getiriyor. Dikkat, beş duyunun eksiksiz çalışmasıyla oluşurken; dikkat eksikliği, duyuların yeteri kadar çalışmamasından kaynaklanabiliyor. İşitme ve görme duyularını geliştirici son teknolojik yöntemlerle “Dikkat Eksikliği” sorunu ilaçsız çözülebiliyor.

Psikiyatrist Dr. R. Sabri Yurdakul, tek bir çeşit dikkat eksikliği olmadığına değinerek, sorunun yoğunluğuna bağlı olarak; hafif, orta ve ağır düzeyde görülebildiğine vurgu yaptı. Hafif düzeyde dikkat eksikliğinin, ilköğretim çağındaki birçok çocukta mevcut olduğunu, özellikle uzun süreli sınavlarda basit hatalar yapabildiklerini, dersler sıkıcı olduğunda ilginin koptuğunu, bunun dışında büyük bir sorun yaşamadıklarını söyledi. Bu seviyedeki birine, ilaç tedavisine gerek kalmadan, bir takım dikkat arttırıcı yöntemler uygulanarak bu sorunun giderilebildiğini belirtti. Dr. Yurdakul; “Orta düzey dikkat eksikliğindeki çocuklar, uzun süreli ve çok konulu sınavlarda hatalar yaparken, normal derslerde de sorunlar yaşayabiliyor. Sınavlarda zor soruları cevaplandırırken, basit soruları yanlış yaparak kendileri dâhil herkesi şaşırtabiliyorlar. Dikkat eksikliğini yoğun yaşayanlar ise, beş dakika bile dersin başında oturamıyor, en ufak uyaranla dikkati dağılıyor, sınavdan en önce çıkıyor, bir ders süresini sıkılmadan tamamlayamadıkları için sürekli konuşuyor, sınıfta ders esnasında gezinerek genelde düzeni bozuyorlar. Ders çalıştıramayan ve bilgisayar başından kalkmayan çocuklarından şikâyetçi olan aileler, genellikle ileri düzeyde dikkat sorunu ile karşı karşıya kalıyor” dedi. 
Dikkat Eksikliğiniz İşitsel mi? Görsel mi?
Psikiyatrist Dr. R. Sabri Yurdakul, dikkat eksikliğinin görme ve işitme duyularının en az birinin az çalışmasından kaynaklandığını ve sorunun tespitinden sonra görsel ve işitşel algı eğitimleri ile ilaç kullanmadan çözülebildiğini söyledi. Dr. Yurdakul, “Çocuklarının okul başarısı için kaygılanan anne babalar, dikkat eksikliği sorunu ile karşılaşınca en çok ilaç kullanımı konusunda endişe yaşıyor. Endişelerinin başlıca sebebi, ilaçların ileriki dönemlerde beyine zarar vermesi ve bağımlılık yapması korkusundan kaynaklanıyor. İlaç kullanılması gerektiği zaman ilaç kullanılabilir, ihtiyaç olmayan durumlarda ise kesinlikle kullanılmaması gerekir. İlaç dozunu azaltmak için farklı yöntemlerden faydalanılmalıdır. Bu yöntemler dikkatin seviyesine göre değişmektedir” dedi. Dikkat eksikliğinin seviyesine göre ilaçsız tedavi edilebildiğini, sorunun görsel ve işitsel olarak hangi yönde olduğunu bilmenin iyileşmeyi kolaylaştırdığını belirtti. İşitsel dikkat eksikliğinin yoğun olduğu durumlarda Berard İşitsel Algı Yönteminin, görsel algı eksikliğinde ise Nörofeedback Görsel Algı yönteminin çok etkili olduğunu vurguladı. 
Nörofeedback ve Berard Nasıl Uygulanır? 
Dikkat eksikliğini ilaçsız ortadan kaldıran nörofeedback ve berard yöntemlerinin uygulanması konusunda bilgi veren Psikiyatrist Dr. R. Sabri Yurdakul, “Nörofeedback metodunda kafaya takılan elektrodlarla beyin dalgaları ölçülmekte, bu esnada bilgisayar animasyonları gösterilerek dikkatin yoğunlaşması sağlanmaktadır. Nörofeedback seansları 30 veya 45 dakikalık 20 seanstan oluşmakta ve bu dönemin sonunda özellikle görsel dikkatte artış gözlenmektedir. Berard metodu ise sağ ve sol kulağa farklı modülasyonda müzik dinletilerek kulakların eğitilmesi prensibine dayanmakta ve sonuçta sağ ve sol beyine gelen işitsel uyaranlar arasındaki senkronizasyon tamamlanıp sözel dikkat eksikliği ortadan kalkmaktadır. Berard yöntemi, 20 gün boyunca günde 30 dakika olarak uygulanmaktadır. Gerek görsel, gerekse işitsel dikkat eksikliğinde bu yöntemler ilaç kullanılmaya gerek olmayan durumlarda tercih edilmekte, ilaç kullanılması gereken durumlarda ise ilaca olan ihtiyacı azaltmaktadır” dedi.

3 Eylül 2014 Çarşamba

AİLE VE TOPLUM

Mutlu Aile Huzurlu Toplum

Ömer Döngeloğlu Seydişehir
Konya Büyükşehir ile Seydişehir Belediyesi işbirliğiyle “Mutlu Aile, Huzurlu Toplum” konferansı.
  Konya Büyükşehir Belediyesi ile Seydişehir Belediyesi işbirliğiyle “Mutlu aile, huzurlu toplum” konferansı düzenlendi.
Programa Kaymakam Tuncay Sonel, Belediye Başkan Yardımcısı Mahmut Çalık, Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Dr. Mücahit Sami Küçüktığlı, Belediye Encümen üyeleri, Baro Başkanı Mehmet Koyuncuoğlu, STK temsilcileri ve çok sayıda vatandaş katıldı.
Ömer Döngeloğlu, Mahmut Çalık
Program,  Konya Uluslararası İmam Hatip Lisesi Öğrencisi Senegalli Serigne Salih Magge’nin okuduğu Kuran-ı Kerim tilaveti ile başladı. Konya Türk Müziği Topluluğu da Tasavvuf Müziği konseri sundu.
Konferansa katılanlara bir selamlama konuşması yapan Belediye Başkan Yardımcısı Mahmut Çalık ailenin önemine dikkat çekti, bu tür programları düzenlemeye devam edeceklerini söyledi.
Aile mutlu olursa toplum gerçekten huzurlu olur diyerek sözlerine başlayan İlahiyatçı Yazar Ömer Döngeloğlu  Ülkede kadına şiddet ve aile içi cinayetlerin giderek arttığını hatırlattı. Döngeloğlu  “Ben kendimi görevini yapamayan bir ilahiyatçı olarak hissetmeye başladım. Umudum kırıldı. Söylediklerim sizlerin evinde hayat bulmayacaksa sizlere de yazık bana da yazık. Kardeşlerim ben Türkiye’nin 50 yıl sonrasını göremiyorum. Kötüye gidiyoruz. Uyuşturucu kullanımı artıyor. Sigara kullanım yaşı 8-9 kadar düştü” şeklinde konuştu.
İlahiyatçı Yazar Ömer Döngeloğlu, konferansta,  ailenin önemine dikkat çekerek, peygamberlerin aile hayatlarından ve eşleri ile yaşantılarından örnekler verdi.
Program sonunda Konya Kadem Müdürü ve Belediye Başkan Yardımcısı Mahmut Çalık tarafından Ömer Döngeloğluna hediye verildi, davetlilere ise salep ikram edildi.

18 Nisan 2014 Cuma

NUR TALEBELERİNİN KEFENLERİ BOYNUNDADIR




MODERATÖR

Genel  -  Dün 19:24
Bu gizli din düşmanları ve münafıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları Risale-i Nur'dan ve üstadlarından ayırmak kabil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını, desiselerini değiştirdiler. Bir zayıf damarlarından veya safiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münafıklar veya o münafıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost suretine girerek, bazan da talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: "Bu da İslâmiyete hizmettir, bu da onlarla mücadeledir. Şu malûmatı elde edersen, Risale-i Nur'a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir." gibi bir takım kandırışlarla sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihayet Risale-i Nur'a çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyahut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar. Risale-i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, ruhî, kalbî intibah ve uyanıklık veriyor ki; bütün böyle aldatmalar, bizi Risale-i Nur'a şiddetle sevk ve teşvik ve o dessas münafıkların maksadlarının tam aksine olarak bir tesir ve bir netice hasıl ediyor. Fesübhanallah!.. Hattâ öyle Nur talebeleri meydana gelmektedir ki, asıl hâlis niyet ve kudsî gayeden sonra
bir sebeb olarak da münafıkların mezkûr plânlarının inadına, rağmına dünyayı terk edip kendini Risale-i Nur'a vakfediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: "Zaman, İslâmiyet fedaisi olmak zamanıdır."
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻫَﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑِّﻰ
Bizim hizmet-i imaniyeye nazaran cam parçaları hükmündeki siyasetle alâkamız yoktur. Diyanet Riyaseti ehl-i vukuf raporunda: "Risale-i Nur kitablarında siyaseti alâkadar eden mevzular yoktur." demiştir. Hattâ o zaman, yine Afyon savcısı da iddianamesinde: "Bedîüzzaman ve talebelerinin faaliyeti siyasî değildir" diye hükmetmiştir. Evet Risale-i Nur şakirdlerinin meşgul olduğu vazife, en muazzam olan mesail-i dünyeviyeden daha büyüktür. Siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nur'a kâfi gelir. Amerika, İngiliz kadar servetimiz de olsa, yine imanı kurtarmak davasına hasredeceğiz. Hem bir takım siyasî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır. Vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, "Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder. Fena iz bırakır." Hususan böyle bir asırda "Bâtılı iyice tasvir etmek, safî zihinleri idlâldir." Evet menfîlikleri öğrenerek mücadele edeceğim gibi sâf bir niyetle başlayıp, menfî şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salabet ve sadakatı eski haline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.

Tarihçe-i Hayat - 690

16 Nisan 2014 Çarşamba

YENİ ASYA ÇİZGİSİNDE ÇİLE VAR, HİLE YOK !

Yeni Asya çizgisinde çile var, hile yok!Yazdıre-Posta
Mikail Yaprak tarafından yazıldı.   
ÇARŞAMBA, 19 ŞUBAT 2014 09:58
En başta Peygamberler (Aleyhimüsselam) ve bilhassa Ahirzaman Peygamberi Efendimiz (asm), sahabeler ve Allah’ın veli kulları, hakkı tebliğ yolunda en ağır çile, zahmet ve meşakkatlere maruz kalarak ömürlerini tamamlayıp, en büyük mertebelerle, manevî madalyalarla ve yüzlerinin akıyla Allah’a kavuşmuşlardır.
Tam bir helâket ve felaket asrında meydana çıkan Said Nursî Hazretleri de; korkusuz, tavizsiz ve pervasız duruşuyla, Kur’anı eline alıp dünyaya meydan okumasıyla, imkânsızlıklar içinde, en zor şartlarda te’lif ettiği eserleriyle, milletin imanına ve insanlığın saadetine hizmet etmiş, bihakkın Bediüzzaman ünvanını almış ve hak yolcusu muasırlarından hiç birinin maruz kalmadığı kadar çilelere, bela ve musibetlere maruz bırakılmıştır.
Allah’ın sonsuz kudretine dayanarak, korkusuz ve hilesiz bir duruş sergileyenlere karşı; siyasî ve maddî bütün güçleriyle karşı koyamayanlar, bazen de onlara cazip tekliflerde bulunarak, onları yollarından alıkoymaya çalışmışlardır. Reislik, mevki, makam, servet ve ihtişam teklifleri gibi..
Böyle teklifler müşrikler tarafından, iki cihan serveri Efendimize (asm) yapıldığı gibi, bu ahirzamanda Onun mutlak varisi ve takipçisi olan Bediüzzaman’a da yapılmıştır. Ama o, bunların hepsini kemal-i iman ve teslimiyetle reddederek, çileli ve meşakkatli hizmet yolunu seçmiştir. Hayatı boyunca söylediklerine, divan-ı harplerde, mahkemelerde haykırdıklarına ve İlahî bir ilhamla yazdıklarına en başta kendisi uymuş, hayatına tatbik etmiş, talebelerinden de aynı yolda yürümelerini istemiştir. Arkasında milyonlarca talebeyi ve altı bin sayfalık bir külliyatı bırakarak, "zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana” dönmüştür.
***
Sonra varisler makamındaki ağabeylerin gayretleri ve istişareleriyle, “şahs-ı manevî” olma yolunda atılan adımlar.. Bilhassa Zübeyr Ağabey’in zübeyrî gayretleri ve tedbirleri.. Bütün Külliyat’tan derleyerek hazırladığı Hizmet Rehberi ve siyasî tesbitleri içine alan Beyanat Ve Tenvirler.. Yine onun gayretiyle, tedbiriyle ve meşveretle çıkarılan Yeni Asya..
Her 21 Şubat onun kuruluşunun sene-i devriyesidir. İşte şimdi, dünyanın ve ülkenin siyaset ve menfaat çatışmalarıyla sarsıldığı bir hengâmede, Yeni Asya 45. yılına giriyor.
Hiç bir gizli hedefi, gizli ajandası, gizli hesabı olmayan; her şart ve zeminde dâvasını ilan eden, kudsî  kaynaklara dayalı fikirleri, evrensel değerleri açıkça beyan eden; tehditlere, şantajlara boyun eğmeyen, inanç ve fikir hürriyetini savunan, dünyevî ve siyasî maksatların aleti olmaktan sakınan, hür ve demokrat bir gazete..
Şurası da bir vakıadır ki; tavizler vererek, sıkıntıdan kurtulmak isteyenler, akıntıya kapılmaktan kurtulamıyorlar. Sıkıntıya katlanmakla, akıntıya kapılmak arasındaki tercihte, Yeni Asya’nın tercihi, her zaman sıkıntıya katlanarak yoluna devam etmek olmuştur.
Bu meyanda, bazı yerlere sızma, siyasî iradeye yaranma gibi bir derdi olmuyor. Her ne yapıyorsa, hangi faaliyeti icra ediyorsa; kamuoyunun, devletin ve dünyanın gözü önünde yapıyor.
Evet, “Hakikatın gür sesi, Yeni Asya Gazetesi” olarak tanıtılan bir neşriyatta, yalana ve hileye yer olamaz. Kur’anın emrine uyarak, bütün işlerini istişare ile yürüttüğü için, “Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şûradır” sözü ona bir âlem, bir “alamet-i farika” olmuştur.
***
Yeni Asya’nın destansı serüveni kitaplara sığmaz. Onun, çıkışından bu yana, fikir ve ilim dünyasına mal ettiği yayınlar da, kütüphanelere sığmaz. Bu kuru bir iddia değil. Zira sağ ve muhafazakâr tandanslı ve
İslamî mânadaki diğer bütün mevkutelerin, fikir ve hizmet kadrolarında Yeni Asya’nın yetiştirdiği hizmet ve kalem erbabından kişiler vardır.
Hak ve hakikat yolunda tavizsiz hizmete talip olanlar, çileye de baştan razı olmuşlardır. Hilesiz ve tavizsiz bir hizmete talip olanların çilesi de kaçınılmazdır!
Böyle bir hal, Yeni Asya’nın her halinde her zaman görülmüştür, görülmektedir.
Lakin, zahmetlerin rahmete dönüşümleri görüle görüle; kalbî, ruhî, vicdanî mükâfatları sezile sezile, fikren isabetin neticeleri alına alına yol alındığı için, başa ne gelirse gelsin, ne gam!.
Değil mi ki, Üstâd’larının başına da çok belalar gelmiş, o da belaların yüzüne gülmüş, o güldükçe belalar küçülmüş, etmiş tebeddül..
Değil mi ki, onun lisanında, Nur’un lisanında hayatın başına gelenler şöyle bir güzelliğe bürünmüştür:
“Güzelin aynası güzeldir. Güzelin mehâsinlerini gösteren ayna güzelleşir. O aynanın başına o güzelden ne gelse güzel olduğu gibi, o hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünkü, güzel olan o Esmâü'l-Hüsnânın güzel nakışlarını gösterir.”
YENİ ASYA DERS KÜRSÜSÜNDE ÂLEME İLAN EDİYOR Kİ...
"Dünya bir misafirhânedir. İnsan ise, onda az bir zaman duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levâzımâtı tedârik etmekle mükelleftir.”
“Evet, tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.”
“Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-ı hakikatten muktebes harikulâde bir mu’cizedir.”
Evet, Peygamberimiz (asm) bu mucizeye mazhar olmuştur. Bu metod Peygamberîdir.
Risale-i Nurlar bu mânada ders veriyor. Yeni Asya da Nur’un naşir-i efkârıdır!

2 Kasım 2013 Cumartesi

TABULAR YIKILIRKEN

Sıra diğer tabularda02.11.2013
M. KEMAL’İ KORUMA KANUNU DA KALKSIN
Başörtülü milletvekillerinin TBMM’ye girmesiyle bir tabu yıkıldı. Türkiye’nin özgürleşmesi için başta “5816 sayılı kanun” olmak üzere, siyasî partiler kanunu ve 12 Eylül darbecilerinin millete dayattığı yasakçı 1982 anayasasının da değişmesi gerektiği hatırlatıldı.
LİSELERDEKİ YASAĞI KİM SAVUNACAK?
Üniversite öğrencileri, memurlar ve son olarak milletvekillerinin de başörtüsü takabilmesi; ilk, orta ve liselerde uygulanan başörtüsü yasağını tartışma konusu yaptı. Bu yasağın da sona ermesi gerektiği ifade edilerek, normalleşme yolundaki adımların gecikmemesi istendi.
Bir tabu yıkıldı
Dört kadın milletvekilinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başörtüsüyle girmesi ABD basınında da yer aldı. Washington Post’un haberinde, kadın milletvekillerinin başörtüsüyle parlamentoya girmesiyle eski bir tabunun yıkıldığı kaydedildi. Haberde, başörtüsü meselesinin, “katı laik kurallar altında kurulan Türkiye’nin hassas konularından biri olduğu” ifadesine yer verildi.
25 yıl gecikmeli adım
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, bu, dünden bugüne gündemde olan bir konu değil, en az 25 yıllık, 30 yıllık hatta 40 yıllık geçmişi olan bir konu. Çok şükür uzlaşmayla, anlaşmayla, olgunlukla çözüldü. TBMM Başkanı Çiçek, basın mensuplarının sorularını yanıtladı. “Genel Kurul’daki meclisteki tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna, “Olumlu buluyorum. Türkiye’nin demokratik olgunluğu açısından fevkalede önemli bir tablo” yanıtını verdi. Bu işin çözümlenmesi için Meclis içinde ve dışında halen görevde olan ve geçmişte görev yapmış parti genel başkanlarının katkısı, talebi ve beyanı olduğunu ifade eden Çiçek, şunları kaydetti: “Çünkü bu, dünden bugüne gündemde olan bir konu değil, en az 25 yıllık, 30 yıllık hatta 40 yıllık geçmişi olan bir konu. Çok şükür uzlaşmayla, anlaşmayla, olgunlukla çözüldü. Buna katkı veren siyasi partilerimizin genel başkanları, grup başkanvekilleri, dün konuşma yapan arkadaşlarımız ve hiç şüphesiz Meclis’i büyük bir dirayetle yöneten Meral Akşener’e, emeği geçen herkese, - basın mensuplarının da sivil toplum örgütlerinin de katkısı var- teşekkür ediyorum. Şimdi bu geride kaldı. Esas bakacağımız husus şu: Dünkü tablo, atmosfer, hoşgörü ve anlayış emin olun Türkiye’de 1-2 yıl siyasete egemen olsa, bugün sorduğunuz soruların hiçbirisi sormazsınız. Kısa sürede biz bunları çözeriz. Çünkü halkımız büyük bir demokratik olgunluğa erişti zaten.
Her sorun TBMM’de çözülecektirMeclis’te ortaya konan tabloyu, milletimiz çok önceden ortaya koymuştu. Milletin büyük bir kısmında zaten proplem yoktu, siyasette ve aydınlarda proplem vardı, milletimiz arasında böyle bir problem yoktu. Onun için dün TBMM, tarihine yakışan, vakarına uygun bir tablo ortaya koydu. Bununla bizim dertlerimiz, sıkıntılarımız bitmiş olmuyor, yapmamız gereken daha pek çok reform var. İnanç gruplarından tutun, siyasetin bir çok konusu, proplemi var. Hukukumuzda bir çok yanlış kurallar, uygulamalar var. Bunlar değişmediği sürece somut olaylarda hepimiz üzülüyoruz, sorun yaşıyoruz. Onun için dünkü olgunluk, anlayış, tolerans, önmüzdeki sorunların çözümünde de eğer siyasete egemen olursa, biz Meclis’in itibarını daha da artırmış oluruz, siyasete güven daha da artmış olur. İddia ettiğimiz husus şu ki Türkiye’nin her sorunu TBMM’de çözülecektir, çözüm adresi burasıdır diyoruz. İşte bundan sonraki sorunları da burada çözeriz.” 
ABD basını: Bir tabu yıkıldı
Dört kadın milletvekilinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) başörtüsüyle girmesi ABD basınında da yer aldı. Washington Post’un AP’ye dayandırılarak verdiği haberinde, kadın milletvekillerinin başörtüsüyle parlamentoya girmesiyle eski bir tabunun yıkıldığı kaydedildi. Haberde, başörtüsü meselesinin, “katı laik kurallar altında kurulan Türkiye’nin hassas konularından biri olduğu” ifadesine yer verildi. New York Times gazetesi de Merve Kavakçı’nın başörtüsünden dolayı yemin ettirilmediğini hatırlattı. Fox News’in internet sitesindeki haberde de 4 milletvekilinin başörtüleriyle Meclise girmelerinin, TBMM’de başörtüsü takılmasına yönelik uzun süredir var olan yasağın sona ermesi anlamına geldiği bildirildi. Washington Times’in haberinde de 14 yıllık yasağın ardından ilk kez kadın milletvekillerinin parlamentoya başörtüleriyle girdiği ifadesine yer verildi. Huffington Post’in AFP’ye dayandırarak verdiği haberde de 1999 yılında Merve Kavakçı’nın Meclise başörtülü girmesinin ardından vatandaşlığının iptal edildiği hatırlatılarak, 14 yıllık yasağın sona erdiği kaydedildi.
CHP YORUMU: Demokrasi kazandı
CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, milletvekillerinin başörtülü olarak Genel Kurul’a girmelerinin bir özgürlük meselesi olduğunu belirterek, “Farklı yaklaşımlar yanlıştır. Türkiye bu sorunu bir uzlaşıyla aşmıştır. Bu, demokrasi adına çok büyük bir kazanımdır” şeklinde konuştu.
TBMM BAŞKANI ÇİÇEK: 25 yıl gecikmiş bir adım
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, “Bu, dünden bugüne gündemde olan bir konu değil, en az 25-30 yıllık, hatta 40 yıllık geçmişi olan bir konu. Bugün akl-ı selimle ortaya konulan tablo keşke 20-25 sene evvel ortaya konulabilseydi bir kısım sıkıntıları, acıları, mağduriyetleri yaşamazdık” dedi.
Mes’elenin gündemden çıkması önemli
Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Gültekin Uysal, “Başörtüsü meselesinin bir gündem maddesi olmaktan çıkıyor olması önemli. Türkiye’de gerçek gündemimizi konuşmak adına diğer bütün meseleleri örten, sübjektif bir değer olarak, bu ülkenin de bu meseleyi çözüyor olmasını önemli bir adım olarak değerlendiriyorum” dedi. Uysal, memleketi Afyonkarahisar’da ailesini ziyaretinde, yaptığı açıklamada, başörtüsü konusunun, Türkiye’nin çok uzun süredir siyasî alan içerisinde bir rekabet unsuru haline getirildiğini, hem toplum hem de siyasette büyük bir problem olarak bugünlere kadar taşındığını söyledi. “Gelinen nokta itibariyle başörtüsü meselesinin bir gündem maddesi olmaktan çıkıyor olması önemli” diyen Uysal, şöyle devam etti: “Türkiye’de gerçek gündemimizi konuşmak adına diğer bütün meseleleri örten, sübjektif bir değer olarak, bir müştereği olarak bu ülkenin de bu meseleyi çözüyor olmasını önemli bir adım olarak değerlendiriyorum. Bu açıdan ümit ediyorum ki Türkiye’nin geride bıraktığı, kendi içerisinde makulü kaybetme noktasında restleşe geldiğimiz, siyasetin uçlara kaydığı, her meseleyi siyahla beyaz arasında tartıştığı bir iklim içerisinden çıkar, insanlarımızın, gençlerimizin, kadınlarımızın, esnafımızın gerçek meselelerini konuşur hale geliriz.”
     
Demokrasi adına büyük kazanım
CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, milletvekillerinin başörtülü olarak Genel Kurul’a girmelerinin bir özgürlük meselesi olduğunu belirterek, “Farklı yaklaşımlar yanlıştır. Türkiye bu sorunu bir uzlaşıyla aşmıştır. Bu, demokrasi adına çok büyük bir kazanımdır” dedi. Meclis’te gazetecilerin sorularını cevaplayan Hamzaçebi, kadınların pantolonla TBMM Genel Kurulu’na girmelerinin, partisinin Genel Başkan Yardımcısı Şafak Pavey ile gündeme geldiğini, ancak bunun bütün kadın milletvekillerini ve Genel Kurul’da bulunacak olan kamu görevlilerinden kadın olanları da kapsayacağını ifade etti. Bu konuda hiçbir sıkıntının olmayacağını kaydeden Hamzaçebi, şunları söyledi: “Sayın Cemil Çiçek, kadın milletvekillerinin pantolon giyebilimesi konusunda ‘Bugüne kadar gelebilirdi’ şeklinde bir değerlendirme yapıyorsa, bu doğru değil. O zaman komisyonda bekleyen, 2011 yılı Ekim ayında Genel Kurul’da görüşülecek iken tekrar komisyona geri çekilen, görüşülmeyen ve yasalaştırılmayan bu düzenleme nedir, neden bekliyor? İçtüzük değişikliği olmadan mümkün değil.”
Millet kazandı
Fazilet Partisi’nden 1999’da milletvekili seçilen ancak TBMM’de yemin ettirilmeyen Merve Kavakçı İslam, Kavakçı, 4 milletvekilinin başörtüsüyle TBMM Genel Kurulu’nakatılmasıyla ilgili yaptığı açıklamada, bunun ülkenin insan hakları süreci açısından önemli bir adım olduğunu söyledi. Kavakçı, şunları kaydetti: “On yıllardır yasaklı durumunda olan insanların, aslında son derece doğal olarak bir insan hakkını kullanmaları yani başörtüleriyle meclise girmeleri sonucunda hiçkimse bir şey kaybetmedi, ancak toplum olarak çok şeyi tekrar  kazandık. Ancak Türkiye’nin insan hakları sorunu bununla bitmemiştir. Diğer alanlarda da hızlı adımlar atılmalı ve herkesin inandığı gibi yaşamasını güvence altına alacak bir anayasa ve mevzuat değişikliği hızla sağlanmalıdır.” 
Gül: Bütün partilere teşekkür ediyorum
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bazı milletvekillerinin TBMM çalışmalarına başörtüsüyle katılmasını değerlendirirken, “Gördüğünüz gibi herkes mutlu oldu. Bu tip normalleşmeye katkı veren bütün siyasî partilere teşekkür ediyorum” dedi. Gül, Türk-İngiliz 3. Tatlıdil Forumu’na katılmak üzere İskoçya’nın başşehri Edinburg’a hareketinden önce düzenlediği basın toplantısının ardından gazetecilerin sorularını cevapladı. Bir gazetecinin “TBMM’deki manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunu Gül, “Gördüğünüz gibi herkes mutlu oldu. Bu tip normalleşmeye katkı veren bütün siyasi partilere teşekkür ediyorum bu anlamda” diye cevapladı. Gül, “CHP Milletvekili Şafak Pavey’in TBMM Genel Kurulu’ndaki konuşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna, “Söyledim işte, hepsine teşekkür ediyorum destek verdikleri için...” karşılığını verdi. 

28 Ekim 2013 Pazartesi

DEMOKRATİK CUMHURİYET

Mustafa CAN

Cumhuriyet, halkın doğrudan veya temsilcileri aracılığı ile egemenliği 
elinde tuttuğu yönetim biçimidir. Ancak “halkın egemenliği” demokrasi olmadan sağlanmaz ve geliştirilemez.1923 yılında ilan edilen Cumhuriyet gerçek halk egemenliğinin oluşmasını sağlayacak “demokrasiden” yoksun olarak ilan edilmiştir. Cumhuriyeti kuranlar Osmanlı Hanedanının elinden iktidarı almayı amaçlamıştı. Cumhuriyet “tek adam” ve “tek parti” yönetimine dayanan bir dikdatoryaya dönüştürülüyor. Bunun mantığını da “devrimler” oluşturuyordu. Tek parti dışında partilere müsaade edilmiyor. Çoğulcu bir seçim hakkından yoksun bırakılıyordu.“Cumhuriyeti kuran parti” “Vatanı kurtaran liderle” özdeşleşince ortaya kutsallık çıkıyor ve partiye ve lidere karşı çıkmak devlete ve cumhuriyete karşı çıkmakla özdeş görülüyor.Cumhuriyet Halk Partisinin ilkeleri “Anayasanın temel ilkeleri” ve “Cumhuriyetin kurucusu ölümsüz Atatürk’ün İlkeleri” olarak kabul ediliyor. Bu ilkelere baktığımız zaman “Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, devrimcilik ve lâiklik” var; ama “demokrasi” ve “insan hakları” yok. Devleti kuran ve kurtaran askerler olarak kabul ediliyor, mülki ve dini liderlerin gayretleri ve mücadeleleri yok sayılıyor. Bu nedenle Cumhuriyet “Askerî Cumhuriyet” olarak kabul görüyor.
Özetle iktidar Osmanlı hanedanından alınıyor; ama Mustafa Kemal’in ve İsmet İnönü’nün şahıslarına veriliyor. Bu durum 1950 yılına kadar devam ediyor. Mustafa Kemal 1923’den ölüm tarihi olan 1938 yılına kadar 15 yıl ve İsmet İnönü 1938’den 1950’ye kadar 12 sene tam bir diktatörlük kuruyor. Şayet Mustafa Kemal 1938 yılında ölmemiş olsaydı “Ebedî Şef” olarak kalacak ve Cumhurbaşkanlığı devam edecekti ve hiç kimse karşısına çıkma cesaretini bulamayacaktı.
Demokrasi olmadığı için halkın devleti denetlemesi de zaten mümkün değildi. 1923 yılı Cumhuriyet rejimi “anti-monarşik ve anti-teokratik” bir rejim olarak kabul edilmişti. İçinde karizmatik şef sistemi, resmen ve fiilen de hiyerarşik alt şefler sistemi şeklindeydi. Tek parti rejimi, güdümlü seçim ve millet meclisinden ibaretti. Saltanat ve hilafet yerine “ulusal egemenlik retoriği içinde egemenliğin yönlendiricisi olan şefin partisinin iradesi konulmuştu.” (Taha PARLA, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP’nin Altı Ok’u, İletişim Yayınları, Kasım 1992-İstanbul, s. 325-326)
Tek partinin seçimi de halk egemenliğini sağlamaya yönelik olmayıp, göstermelik ve parti şefinin hâkimiyetini güçlendirecek bir şekilde uygulanıyordu. Atanan mebuslardan oluşan bir meclis vardı. Bu mebuslar hiç gitmedikleri ve görmedikleri bölgeleri temsil ediyorlardı. Mebuslar çok kısa süre çalışıyorlardı. Yasama için mebuslara gerek yoktu. Devlet politikaları Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Genel Kurullarında belirleniyor ve Parti yönetimi tarafından alınan kararlar Mecliste onaylatılarak “Kanun” haline getiriliyordu. Bu nedenle kanunların Meclisten geçmesi on-on beş dakika sürüyordu. (Çağlar KEYDER, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yayınları, 1989, İstanbul, s.72)
Cumhuriyet halka rağmen halk adına her şeyi kontrolü altında tuttuğu gibi, ekonomiyi de hem yönlendiriyor, hem de tekelinde tutuyordu. “Devletçilik” ilkesi bunu zorunlu kılıyordu.Demokratik ve çoğulcu bir toplum oluşturmanın temel şartı devleti ekonominin patronu olmaktan çıkarmak olacaktır. Ekonominin vanalarını elinde tutan ve bırakmayan asker-sivil bürokrasi bu nedenle “devletin küçülmesine” iyi bakmamaktadır.
Toplum devlete muhtaç oldukça devlet güçlü olmaya devam edecektir. Ekonominin dizginlerini elinde tutmaya çalışan patron devletin bu egemenliğine son verilmedikçe devletin yasaklayıcı kurallar koyuculuğu da sona ermeyecektir.
İkinci Cumhuriyet fikri, Cumhuriyetin anti-demokratik unsurlardan temizlenmesi gayretlerinin sonucu doğmuştur. Bunun başında “saydamlık” gelmektedir. Her şeyden önce devlet ekonomiden ve ticaretten elini çekmeli, güvenlik, adalet, eğitime ve sağlığa dönmelidir. Sonra “Hürriyet” “Bireysel haklar” konusuna yönelmelidir. “Hak, hukuk ve adalet” kavramlarına değer vermelidir. Devletten istenen adalet ve hakkaniyettir.

Devleti işletecek olan siyasettir ve parlamentodur. Bunu da “Yasama, Yürütme ve Yargı” erklerini koruyarak ve güç dengesini sağlayarak ve “Kuvvetler ayrılığını” dengede tutarak yapamaya çalışmalıdır. Cumhuriyetten istenen ve beklenen budur. Bu da “Çağdaş Demokrasiye” işlerlik kazandırarak yapacaktır.
Eğitim “Çağın ötesine gitme ve bireysel ve toplumsal gelişmeyi ve kalkınmayı sağlama hedefine yönelmelidir. Bu da kabiliyetleri keşfetme ve kabiliyetleri sınırlayan yasakları ortadan kaldırarak “İnsan iradesine” işlerlik kazandırmakla mümkündür. Bu da “Demokratik Eğitim” ile sağlanabilir.
Demokratik değerleri hayata geçirmek askerî unsurlardan rejimi soyutlamak, hür ve üretime yönelik bir eğitim sistemi, hukukun üstünlüğünü sağlamak ve demokratik bir meclisten geçer. Buna büyük ihtiyaç vardır. Buna “İkinci Cumhuriyet” yerine “Demokratik Cumhuriyet” demek daha doğrudur.